simplebooklet thumbnail

Bülent DOGAN

            ADAMLIK ZENAATI YAYINLARI

                         13. Kitap

ADAMLIK ZENAATI

     St.Gingolph Hikayesi

St. Gingolph Hikayesi. Evet aklınıza önce bu soru gelebilir.. St. Gingolph'te neresi? İsviçre'nin güney batı bölgesinde, yarısı Fransa'a ait bir sahil köyü. Leman gölü kenarında karşınıza baktığınız anda Charli Chaplin'in yaşadığı şehri Vevey'i ve doğusunda Montreaux'u batıya doğru baktığınızda Lozan'ın sahilini görebileceğiniz şirin mi şirin bir köy. Hani insanın benim köyüm burası olmalı diyeceğiniz türden. Burası ayrı bir güzel doğayla iç içe yaşıyoruz.

                                                                                      TARİH: 01.03.2017 / ÇARŞAMBA

     

 

                                                                                ÖN SÖZ

     Özetle şunu tam olarak belirtmek istiyorum. Bu kitap içerisinde yer alan tüm hikayeler gerçek yanı ile kişileri karalamaksızın, dürüstlükle yazılmıştır. Kitap içerisinde yaşanmış olan tüm bireyler isimlerinin anılmasını istemedikleri müddetçe isim önüne eklenen, isim ünvanı, işi, görevi vasfı veya lakabı ile anılacaktır. Kişi veya şahısların izinleriyle ancak isimleri belirtilip yazılacaktır. Keyifli bazen dram içeren yaşamdaki bireylerin hikayelerinden alınarak gerçek bilgilerle tarafsız vicdanen hür bir dille yazılmış olacaktır. En güzel kareleriyle en değerli fotoğraflarıyla yayınlanabilmesi için elimden geleni yapmaya çalışacağım. Umarım tüm okuyucularının bir hikaye tadında gerçekliği en yalın haliyle anlatabildiğimi ümid ediyorum. Şimdiden hayal edebiliyorum NASIL BİR KİTAP OLACAĞINI. Dilerseniz ben fazla lafı uzatmadan kitabın konu özüne zaman aralığıyla girmek istiyorum. SİZLERİN BEĞENİSİNE SUNUYORUM. St. Gingolph Hikayesi. Sevgi ve saygılarımla.

    

                                      Bülent DOGAN.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     Anlatır daha neler.. Tükenmez nağmeler, yaşanır daha neler St.Gingolph hikayesi. 


     Ekim ayının yirmi üçü idi. Fransa, Nice'de yaşadıklarımızı geride bırakıp akşam saati dokuz civarı yola çıkmıştık. Şehrin çıkışında, tepedeki bir park yerinde durup, sigara içerken son kez Nice'i seyrediyorduk. Hava yeterince soğuktu. Bu yüzden Ecem arabadan inmek istememiş, üzgün bakışlarıyla bizi seyrediyordu. Tüm hayatımız paramparça olmuş, sonbahar rüzgarı bizi oradan oraya savuruyordu. Aysel gözleri dolmuş Akdeniz'in derinlerine dalmıştı. Karnındaki doğacak bebeğimize dokunup yüzünde bir gülümseme belirdi. Her şeye rağmen güçlü olmalıyız, diyerek bana da güç vermeye çalışıyordu. Bir süre sarıldıktan sonra yolumuza devam ettik. Yaklaşık bir buçuk saat kadar virajlı dağ yollarından ilerledikten sonra tek yönlü dar ve karanlık bir tünelde ilerliyorduk. Bizden başka o yolda olan kimse yoktu. Tünelden sonra kestirme olarak hesapladığım yolda, çalışma olduğundan dolayı yolu kapatmışlardı. Farklı bir yoldan Menton'a girmeden, İtalya sınırı Ventimiglia'ya daha sonra sahil yolundan Sanremo'dan Savona'ya ulaştık. Gece karanlığında Savona'nın ışıldayan manzarası içimizi ısıtıyordu. Geniş ve kilometreler sonrasını görebildiğim düz bir otobandan ilerleyip günün aydınlandığı saatlerde Torino'ya giriyorduk. Aysel ve Ecem uyuyordu. Onları şehri görmeleri için yorgun uykularından uyandırdım. Hava bulutlu ve çok soğuktu. Etrafa bakınırken isteksiz ve mutsuz olduklarını görmek farklı bir hüzündü. Öğlen saatleri yaklaşırken Aosta üzerinden, St. Bernard tüneline yakın bir benzin istasyonunda son molayı veriyorduk. İsviçre'ye zorunlu olarak geri dönmenin endişeleri vardı içimizde ve bizleri nelerin beklediğini bilemiyorduk.

     St. Bernard tüneline geldiğimizde; gümrük polislerinden biri pasaportlarımızı soruyordu. Biz mülteciyiz. üç yıl daha önce Kanton Wallis'de yaşadık dosyamız negatifle sonuçlanıp kapandığı için Fransa'ya gitmek durumunda kaldık. Son bir yıldır Fransa'da yaşıyorduk. Uluslararası Dublin yasası gereği, İsviçre'ye geri gönderildik. Bu evraklar İsviçre'ye geri dönüşümüz için bize gönderildi. Bugün evraklarda görüldüğü gibi Sion'da olmamız gerekiyor. Gümrük polisi, ona verdiğim mülteci kimliklerimizin sürelerinin dolduğundan bahsediyordu bağırarak. Arabayı yirmi metre kadar yakın bir yeri işaret ederek park edip beklememizi istedi. Yaklaşık bir saat sonra dönüp arabamızın evraklarını istediğinde, ona ehliyetimi ve ruhsatı verdim. Uzun bir süre tekrar arabada bekliyorduk. Geri döndüğünde bağırıp çağırarak söyleniyordu. Aracın sigortasının süresinin geçtiğini, aracın tavanına eliyle defalarca vurarak bağırıp, moralimizi daha çok bozmaya çalışıyordu. Oysa ben onun tavırları karşısında kendimi daha güçlü hissediyordum. Belkide bu durum beni kamçılıyordu. Saatler hızla akıyordu. Akşam saatleri olmuştu artık. Bu saatten sonra nereye gideceğimizi de bilmiyorduk. Arabayı sigortası olmadığı için bağlayacağını, dilersek tren otobüs